Alex de Souza etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Alex de Souza etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Haziran 2011 Cuma

Alexle Sonsuza

Bugün itibariyle sarı lacivertle buluşalı tam 7 sene olmuş... Alex de Souza... Kimilerine göre küçük maçların büyük oyuncusu, kimilerine göre koşmuyor, mücadele etmiyor... Bana ve pek çok Fenerbahçeli'ye göreyse Tanrının Fenerbahçe'ye bahşettiği bir futbol ilahı. 

Kendisi ile gönül bağımız Fenerbahçe'ye transferinden çok öncesine championship manager yıllarına dayanır. Parma'dan kendisini 6,5 milyon pounda Fenerbahçe kadrosuna kattığımda daha 25 yaşındaydı. İlk ısınamadı takımına ama çok geçmeden baklava dilimi (diamond) orta saha oynamaya mecbur etti benim gibi tipik bir klasik 4-4-2 sevdalısını. Derken takvimler 2004 yılının martını gösterdiğinde Fenerbahçe ligde Beşiktaş'ın 11 puan gerisinden gelmiş o mütevazi kadrosuyla liderliğe yükselmiş, artık herkes şampiyonluğu yüksek sesle telaffuz etmeye başlamıştı. Ama beni bu şampiyonluk kadar heyecanlandıran bir dedikoduda artık iyice ayyuka çıkmaktaydı. CM'de birlikte harikalar yarattığımız Alex de Souza Fenerbahçe yolunda diyordu medya ısrarla. Fenerbahçe, şampiyonluğa doğru her hafta yaklaşırken, Alex sesleri de daha yüksek çıkmaya başlamıştı. Ha bitti ha bitecek derken bu kez takvimler 3 haziranı gösterdiğinde FBTV'de Alex klipleri dönmeye başladı. Tamamdı artık, sanal gönül bağımız gerçeğe dönüşmüştü. 

İğne deliğinden iplik geçirir gibi attığı çalımın ardından ustaca bir vuruşla İstanbulspor ağlarını havalandırdığı o ilk golü son hafta Sivas'a attığı frikik golü kadar iyi hatırlıyorum. Her hareketi, asisti, golü, her cümlesi aklımıza kazındı geçen 7 yılda. Muhteşem yeteneğinin, müthiş futbol zekasının, asistlerinin, gollerinin, inanması güç istatistiklerinin yanında efendi bir kişiliğe, üst düzey iş ahlakına da sahip istikrar abidesi bir profesyonel o. 



Bir gün gideceksin buralardan kaptan. Arkandan sallayanlar da olacak hala.Yıllardır havaalanında "10 Alex eder" diye karşıladıkları adamları kovalayarak gönderenlerlere inat binler, on binler gelecek seni uğurlamaya. Biz seni uğurlarken gözyaşlarımıza engel olamazken senin de gözlerin yaşaracak bize baktıkça, dedim ya gönül bağımız var. Seni, gollerini, asistlerini, enfes hareketlerini ve adamlığını izlediğim ve rahmetli dedemin yalnızca bir kez izleyebildiği Lefter'i bana anlattığı gibi benim de torunlarıma anlatacağım eşsiz bir miras bıraktığın için sonsuz teşekkürler Kaptan. 

 7 yıldır  "Koşmuyor, Küçük Maçların Büyük Oyuncusu, Mücadelesi Yok" deyip tükürdüklerini yalamaya doyamayanlarsa kusura bakmasın ama kendisini rakip olarak çubukluyla görme kabusu iki yıl daha bu topraklarda. 




10 Numaralı Formasıyla De Souzaaa.... ALEX !!!

24 Nisan 2011 Pazar

Yok Böyle Heyecan !

Elim, ayağım titriyor yine. "Kalp hastası  olacağız" söylemi artık Fenerbahçe taraftarı için gerçekçi bir hal almaya başladı. Böyle geri dönüşlere kalan dört haftada bünyemiz müsaade etmeyebilir. İlk yarıda oynadığımız futbol, sezon içindeki en kötülerden biriydi. İkinci yarıya da pek farklı başlamadık. Ama 60'tan sonra Buca'nın oyundan düşmesinin ve Stoch'un getirdiği hareketin etkisiyle öyle bir geri dönüş yaşadık ki Türkiye genelinde nüfusta ciddi bir düşüş yaşandığına dair söylentiler var(!) Fazla uzatmaya ne takatimiz ne de gözlemimiz var. Kısa kesip gelelim notlara:


-Sezonun en kötü oyunlarından birini sergiledik ilk 60 dakikada. Gerginliğin de etkisiyle oyun planımız filan yoktu adeta. Daha otuzuncu dakikada doldur-boşaltlara, uzun toplara başladık. O kadar tedirgindik ki çok basit pozisyonlar da bile pas hataları, top kayıpları yaptık. Geçen haftalarda toparlanma sürecinde olan Bucaspor'un da arzulu, önde basan oyun anlayışı ve Fenerbahçe'nin konsantrasyon sorunu da eklenince Emre'nin golü de dahil hiçbir pozisyon üretemeyip kalemizde üç gol gördük. Zafer hatrına susmak olmaz. Bu gerginlik hayra alamet değil, ciddi sorun teşkil edebilir önümüzdeki haftalarda.
-Emre, Stoch ve ilginçtir Guiza gecenin parantez açılması gereken isimleri. Emre'yi golü, azmi ve çalışkanlığı için kutlamak gerek; ilk yarıdaki rezil tabloda bile öne çıkabilmeyi başaran isimdi. Stoch, Galatasaray maçından sonra son iki haftadır adeta maçın dönmesini sağlayan adam oluyor. Takıma kazandırdığı hareketlilik ve dikine gidebilmesinin etkisiyle kattığı dinamizm sonucu bence Fenerbahçe şampiyon olacaksa bu başarıda en fazla emeği geçen futbolculardan biri olacaktır. Guiza'nın bu kadar süre almadıktan sonra o golü atması bambaşka bir olay, gözyaşlarımızı karşılıklı akıttık. "Ağlamana kurban, her kuruşun helal olsun" demeyi de isterdim de biraz abartılı olacak galiba.
-Hataları az değil, kendi de kabul ediyor zaten inanılmaz bir alçak gönüllülükle. Dördüncü gol sonrası Andre Santos'un sevincini, Cristian'ın kendisine sarılmasını görünce bu boşvermiş adamların nasıl kazanılacağının formülüdür Aykut Kocaman. Bu azmi, arzuyu, mücadeleyi, kenetlenmeyi bize
kazandıran Aykut Kocaman'ın adının önüne Sir lakabını aldığı benzetmeler başlayıncaya kadar bu takımın başında kalmasını diliyorum.
-Ya konuşmayayım diyorum, olmuyor. Bu maçtan sonra bile "Rakip yattı" argümanını ısrarla savunanlar var. Bunu söyleyenlerin Trabzonsporlu olmayıp "bukalemun" diye tabir ettiğimiz sınıfa dahil olması da pek entresan gelmiyor artık. Yüzümdeki neşeyi silmeniz ne yaparsanız yapın mümkün olmayacak. Size tavsiye; acil "Telegol"ü açın, gerçi orada bile sizin iddianızı dile getiren yokmuş bu hafta. Anlaşılan Guiza'nın attığı o gol sadece Bucaspor kalesine girmedi.



Son olarak taraftarlara cok sıkıntılı bir 90 dakikadan sonra inanılmaz bir tat yaşattı bu maç, şu kadar saatten sonra hala suratımda salak bir sırıtma var. İki haftadır gelen bu efsane zaferlerin ardından Fenerbahçe'nin başarısızlığı için her türlü etik değeri çiğneyen Trabzon camiasına karşı verilecek en güzel cevap sezon sonunda 15 senedir özlemini duydukları "Nasıl Koydu Aykut Kocaman?" tezahüratını şampiyonluk kupamızı kaldırırken dillendirmek olacaktır.


17 Nisan 2011 Pazar

Yürüyoruz Şampiyonluğa !

Pek çoğumuzun batıl inançları vardır. Kimi merdiven altından geçmez, kimi dilek tutup havuza para atar, kimi ise dört yapraklı yonca arar. At nalının şans getireceğine inanan da vardır, baykuş görmenin ölümü çağrıştırdığına da. Bense batıl inançları, inanışları olan bir insan değilimdir günlük hayatta. Ancak söz konusu Fenerbahçe olunca işin rengi değişir. Maç içinde bin bir türlü totem denerim; yerimi değiştirir, formamı çıkarır, rakip ataklarda ıslık çalarım, daha da neler neler. Bu sezon da ikinci yarının başından beri yeni bir inanışa kapıldım. İster tesadüf olsun, isterse "manyak" olarak addedileyim ben eminim ki benim izlediğim her maçta Trabzonspor rahat galip gelecek, izlemediklerimde de puan kaybedecek. Nitekim ikini yarının başından beri bu durum ısrarla tekrarlanıyor. Hatta maçı izlemeyi bırakın, diğer tv kanallarının köşeden verdiği skoru takip etsem oradan bile attırıyorum golü. Dedim ya "manyak" diye addedilmeye razıyım çoktan. 

Dün de bir başka fobiyi yenmek üzere, bir totemi yıkmak üzere başladım güne. Geçen senenin son haftasında yaşadığım o çileyi yıkmaya niyetliydim dün. Sabah, malum maçın son 15 dakikasının tamamını izledim. Daum'a, Gökhan Ünal'a, Cristian'a saydırırken Gökhan Gönül'ümüze bile kızdım bir pozisyonda. Devam ettim anonsçuya küfür lügatımdan sanatsal yakıştırmalarda bulundum. O stresi, o ızdırabı an be an yaşadım adeta. Maçı bırakıp çıktım evden, çok sevdiğim dostlarımla güzel bir Kadıköy gezintisi yaptık. Stadın yanından geçtik; ama Bursa maçında yapamadığımı gördüğüm stres kontrolünden dolayı bir süreliğine aldığım maça gitmeme kararını uygulayarak Caddebostan'a yollandık. Fobimi yenecektim ya, bu platformda beraber yazdığımız Hasan ile yine o son hafta vakasını yaşadığımız Bağdat Caddesi'ndeki o noktalara, maçı izlediğimiz yere iade-i ziyaretlerde bulunduk maçtan önce. Buraya kadar "bunlardan bize ne" dediğinizi duyar gibiyim. Ama ben dün bu fobi yenme denemelerinin akabinde Gaziantep maçını izlerken an be an o malum güne gittim. Her kaçan golde Onur geldi gözümün önüne, her titreyerek maçı izleyen taraftarı o gün gördüklerime benzettim, futbolcularımızın gerilimini ve telaşını o günkü gibi hissettim. 

Şüphesiz maça damgasını vuran şey gerginlikti. Fenerbahçe açısından bunu anlayabilmek lazım. Keza son beş yılda iki kez son maçta bir kez de 3-4 hafta kala liderliği ve şampiyonluğu vermişsin. bu sene ise kötü geçen bir ilk yarıdan sonra 12 maçta sadece bir beraberlik almışsın ama hala lider değilsin. Rakibin sürekli 80'den sonra attığı gollerle maçları kazanıyor. Şampiyonluk arzusuyla iç saha maçlarında saldırgan bir futbol oynarken bunun yanında biraz gerginlik de olacak tabi. Aslında bu gerginliğin dozajının artması oyuncularımızı olumsuz etkilemekle beraber rakip oyuncuları da ekstra motive etmeye yol açıyor. Zira Gaziantepspor'un maç boyunca sergilediği performans ve gol yedikten sonraki adeta yıkılmış halleri, Avrupa Kupaları'na katılmaya oynayan bir takımın yaşayabileceği yıkımın ötesindeydi. Yanlış anlamayın, "Fener'e fazla kastılar" argümanına başvurmuyorum. Zira dün adeta kalesini Fransızlara karşı şehri dokuz ay başarıyla koruması gibi savunan Gaziantepspor takımının "başka bir takım" için ya da Avrupa kupaları için oynaması kadar bu gergin atmosferin de takımının daha mücadeleci olmasında etkisi oldukça fazlaydı. 
Maçı çok yorumlamak mümkün değil aslına bakarsanız. Keza sahada adeta bir gerilim filmi olmasının yanı sıra, benim maçı izlemeye çalışırkenki halet-i ruhiyem analiz yapmaya pek müsade etmiyor. Pek çok oyuncumuz vasatı aşamasa da maçı çok istediğimizi söyleyebiliriz. Ancak inanılmaz stres dolu, bir spor müsabakasının çok ötesinde gerilimli bir mücadelede iyi bir futbol beklemiyorduk zaten hiçbirimiz. Bu gerilimin etkisiyle yapmak istediklerini tam anlamıyla sahaya yansıtamayan takımımız, adeta gerçek bir kaleyi savunur gibi defans yapan Gaziantepspor takımına karşı maçın genelinde pek çok net pozisyona girdi. Bunlardan birini değerlendirebilsek maç çok daha kolay hale gelebilirdi ama olmadı. Adeta eziyet gibi geçen 101 dakikadan sonra gelen golle bambaşka duygular yaşadık. Uzun yıllardır hiç bir maçta (geçen yılki malum maç da dahil) böyle gerilmemiştim ve Santos'un golünden sonra adeta küçük bir çocuk gibi hüngür hüngür ağladım. Böylesi gerilim dolu, stres yüklü bir mücadeleden sonra adeta bir duygu patlaması yaşadım. 

Şimdi gelelim maçta hakemlik yapma görevi verilmiş Hüseyin Efendi'ye...
Daha ilk dakikada veremediği penaltıyla zaten patlamaya hazır olan atmosferi daha da geren hakem(!), maç boyunca akıl almaz hatalar yaptı. Alex'e ilk dakikada, Niang'a yirminci dakikada yapılan müdahaleler tartışmasız penaltı. Bana göre Emre Güngör'e duran topta ikili mücadele sonucu verilen sarı kartın üstüne aynı pozisyonda hareketi tekrarlayıp Lugano'yu indirmesine penaltı vermemesi oldukça tuhaftı. Ancak Lugano'nun ilk yarının uzatmalarında yaptığı hareketin de aklı mantığı geçtim, insanlıkla en ufak bir ilgisi yok; bu hareketi görüp de sarı kart vermek aymazlıktır gerçekten. Bir de bu kadar rezil bir ilk yarı yönettikten sonra ortada hiçbir şey yokken devre arasında saha ortasına kadar polis kalkanı çağırıp da soyunma odasına öyle girerek tribünleri tahrik etmesine rağmen taraftarın sağ duyulu davranıp küfür bile etmemesi şampiyonluğu ne kadar istediğinin ve bu uğurda takımını asla yalnız bırakmak istemediğinin göstergesidir. Gelin tarafsız bakalım, dürüst yaklaşalım olaya... Siz böyle bir hakem rezaleti gördünüz mü?  Patlayan kafalar, hastanelik olan oyuncular, kendini güreş müsabakasında sananlar, her duran topta dirsekler, çekmeler, itmeler ve bunların tamamına kayıtsız kalan bir hakem müsvettesi. Sene başından beri ağlayan camiaların dünkü gibi bir muameleyle karşılaşmaları durumunda ne yapacaklarını çok merak ediyorum açıkçası. 

Bunların dışında büyük resme baktığımızda Aykut Kocaman'ın son yılların en iyi futbol oynayan Fenerbahçe'sini yarattığını söyleyebiliriz. Keyif veriyor takım, iyi futbol olmasa bile sahadaki her oyuncunun formanın hakkını sonuna kadar vererek inanılmaz mücadele ettiğini söyleyebiliriz. Bu sene şampiyon olmayı kendim kadar Fenerbahçem kadar istediğim gibi bir o kadar da "Kocaman umutlarımızın sahibi" Aykut Hocamız için istiyorum.

Son olarak taraftarlara cok sıkıntılı bir 90 dakikadan sonra inanılmaz bir tat yaşattı bu maç, şu kadar saatten sonra hala suratımda salak bir sırıtma var. Yine 4-3'lük Gaziantep maçında benzer duyguları hissetmiştim, umudumuz sonunun da benzemesi yönünde. Okul açığın söylediği gibi 
"Yürüyoruz Şampiyonluğa"






19 Mart 2011 Cumartesi

Alexus: The God of the Arena

Maçın teknik analizini yapabilecek durumda değiliz açıkçası, söz konusu Fenerbahçe-Galatasaray rekabeti olunca maçı analiz yapabilecek biçimde izlemek pek mümkün görünmüyor. Zira dün de teknik detaylar, kadro, taktik filan algılayamadığım noktalardı. Kahve seyircisi kıvamında izledim mücadeleyi. Yine de Galatasaray cephesinin maça çok daha konsantre çıktığını ve oyunun çoğunluğunda maçı daha çok istediğini söyleyebilmek için çok da konsantre izlemeye gerek yoktu maçı.


Özellikle ilk yarı da Emre'nin eksikliğinde top çıkarma konusunda sıkıntı yaşayacak takımın bir de bu görevi dün kendi standartlarının bile altında pas yüzdesiyle oynayan Selçuk üstlenince Fenerbahçe ileri çıkmakta ve haftalardır çok iyi yaptığı rakibe önde baskı kurmakta çok zorlandı. Bu görevi üstlenebilecek isimlerden Mehmet ve Özer de kafalarında herhangi bir şablon olmadan bir ileri iki geri oynayınca işlerin yolunda gitmesi de pek mümkün değildi zaten. Aykut Hocanın ikinci yarıya Selçuk-Semih değişikliğiyle başlaması akla yatkın. Zira Selçuk'un sakatlığının üstüne düşük pas yüzdesi ve gördüğü sarı kart ile Fenerbahçe'nin oyunun merkezini ileri taşıyacak bir oyuncuya ihtiyacı, yabancı kontenjanı sorunu ile de birleşince doğru seçim Semih'ti. Nitekim bu değişikliğin ardından Fenerbahçe ileride daha fazla top tutmaya ve ileri daha kolay çıkmaya başladığını görüyoruz. Niang'ın sakatlanmasının ardından da Stoch'un girmesiyle Fenerbahçe kanatlara inmeyi başardı. Hagi'nin hatalı değişiklikleri ve takımı gereksiz geri çekmesiyle de maç Alex'in istediği kıvama geldi ve  o da klasik resitallerinden birini daha sundu. 


Gelelim notlara:
-Alex için fazla bir şey söylemeye gerek yok. Kendisine sallayanlara inat o tarih yazmaya devam ediyor. Kesinllikle gördüğüm en zeki futbolculardan biri. Futbolu çok seven biri olarak Alex'i toplu/topsuz sahanın içinde takip etmekten büyük keyif alıyorum. Seni, gollerini, asistlerini, enfes hareketlerini ve adamlığını izlediğim ve rahmetli dedemin yalnızca bir kez izleyebildiği Lefter'i bana anlattığı gibi benim de torunlarıma anlatacağım eşsiz bir miras bıraktığın için sonsuz teşekkürler Kaptan.
-Aykut Kocaman, göreve geldiğinden beri orada olmaması gerektiğini iddia edenlere her hafta ders vermeye devam ediyor. Hataları illa ki var ama gün geçtikçe olgunlaşıyor. Dün de hamleleri ile maçı getiren faktörlerden biri oldu. Dileğimiz kendisinin yıllarca burada kalıp futbolculuğundan sonra teknik adamlığıyla da efsane haline gelmesi.
-Genel anlamda Fenerbahçeli futbolcular ortalamalarının altında oynadılar dememiz mümkün; ama yine de maçın sonuna doğru ritm bulup futbol şansını yanımıza alınca galibiyet geldi. Ligin bundan sonraki kısmında daha yüksek konsantrasyon gerektiği şart.
-TT Arena, gerçekten çok güzel bir stat olmuş, taraftar da 60'lara kadar çok güzel bir atmosfer yarattı. Son yıllarda gördüğüm derbilerde en iyi iç saha tribünü performansıydı, tebrik etmek gerek. Fenerbahçe tribünü de maçın genelinde zaman zaman sesini duyurdu, özellikle 1-1'den sonra kontrolü ele geçirdiler, onları da keyifle dinledik. Atmosfer adına tek kötü nokta sahaya yağan maddelerdi. Maçın genelindekiler derbi atmosferine bağlanıp tolare edilebilir; ama son dakikalarda sahaya inen rakı şişesinin açıklanabilir bir yanı yok. Resmen cinayete teşebbüs, daha Eskişehir maçında Batuhan'ın benzer bir olayda yaralandığını düşünürsek Volkan'ın çok şanslı olduğunu söyleyebiliriz.
-Bir de Kazım'a değinmek lazım tabi. Neden Fenerbahçe'de barınamadığını, neden gönderildiğini dün herkese gösterdi. Fenerbahçe taraftarının artık kendisi hakkında en ufak bir soru işareti yoktur herhalde. 
Fenerbahçe çok zorlandığı, genelinde ikinci yarıdaki maçlarda oynadığı futboldan çok uzak bir görüntü sergilediği, oyuncuların gerektiği kadar konsantre olmadıkları bir maçta önemli bir galibiyet aldı. Fenerbahçe ne kadar doğru yolda gidiyor olsa da bazı eksiklikler bu maçta iyice ortaya çıktı. Cristian Baroni ve Özer Hurmacı gibi isimlerin bu takımın birinci alternatifi olabilecek futbolcular olmadığı bir kez daha ortaya çıktı. Şampiyonluk yolunda önümüz gün geçtikçe daha da açılırken azim ve mücadele konusunda gelecek maçlarda dünün üzerine çıkmamız gerektiğini not düşerek geceyi Bağış Erten'in Radikal'deki yazısından başarılı bir analizle bitirelim biz de:


Yıllardır yaka silktikleri, mutsuz oldukları o Saracoğlu atmosferinin bir benzerini kurmuş Sarı-Kırmızılılar. Türk Telekom Arena’da, ismiyle müsemma bir ‘kolozyum’ tadı olduğu kesin. Nitekim, maçın başında Sarı-Lacivertlilerin elini ayağını dolandıran, sonrasında Galatasaraylılara da ekstra maharet sağlayan şey sanırım bu atmosferdi. Yıllardır Fenerbahçe’nin kendi evinde kazandığı gibi oynadı Galatasaray. İyi oynamanın ötesinde bir hırs ve istekle. Tribünlerle senkronize olarak... Ta ki Alex’ denen büyücü devreye girene dek. Önce üç bant bilardo misali Semih’in kafasına nişanladı, sonra da infazı kendi yaptı.
Eğer elinizde oyun bitti derken başlatan, takım düştü derken kaldıran, umutlar tükendi derken çoğalan, üstelik bunu vakur bir eda, asabi olmayan bir klasla başaran bir oyuncu varsa; değil taraftarlarla, o arena aslanlarla dolu olsa gene bir yol bulursunuz. Bu derbiyi de kazandırdı ya, artık onun da kitabı yazılmaz, anıtı dikilmezse kimin yazılacak, kimin dikilecek? Kabul edelim, bu kadar etkili bir oyuncu bu ülkeye hiç gelmedi.

23 Şubat 2011 Çarşamba

Vicdanınız Rahat mı?

Bu sene tarihin en iyi kadrosunu kurmamızın ardından başımızdan geçen inanılması güç trajik olaylarda çeyrek final belalımız, son dört yılın Euroleague şampiyonu Spartak Moskova ile bir kez daha hem de 1-8 eşleşmesi ile karşılaşacak olmamız son halka idi. Ancak bu kez yaşanan onca olumsuzluğa karşın inancımız yüksek, güvenimiz tamdı, erkenden Kadıkoy'e geçip Caferağa'daki yerimizi de aldık. 


Maçın başında birkaç dakikalık bocalamanın ardından hücumda Nevriye ve Matovic'in ritmini bulması ve sert diri savunmamızla umduğumuz gibi maçın kontrolünü elimize geçirdik ve bu durum devreye kadar devam etti ve devreyi 47-31 önde tamamladık. İkinci yarıya ise resmen "ölü toprağı" ile başladık. Savunma sertliğini yitirmeyi bırakın, çoğu sayıda rakibe engel olmaya yeltenen bile olmadı. S.Moskova'nın alan savunmasına karşı tüm kısaların gösterdiği akıl almaz kötü performansa uzunların yorgunluk belirtileri sonucu etkinliğini kaybetmesi de eklenince fark hızlıca periyot sonunda 5-6 sayılara kadar indi. Bu  süreçte koçun Nevriye-Matovic ikilisini Sutton Brown ve Nevlin ile hiç yedekleyip dinlendirmeyi denememesi ve mola almakta çok gecikmesi olumsuz etkenlerdi. Üçüncü periyotta maçı çevirebileceği inancını kazanan ve hücumda da savunmada da ritm tutturan S.Moskova periyot ortalarında öne geçti, daha sonra da farkı giderek açarak 86-78'lik galibiyetle sahadan ayrılarak tur için çok büyük bir avantaj yakaladı. 


Angel önderliğinde kısaların felaket hücum performansı, 40 dakika sahada kalan Nevriye-Matovic ikilisinin yorgunlukla oyundan düşmesi,  koç Ratgeber'in takımı adeta izlemesi, hakem üçlüsünün ikinci yarıya damga vuran ucuz ve ağır kararları mağlubiyeti getiren faktörler olarak sıralanabilir. Tabi olayın kökenine indiğimizde çok daha bütünsel sonuçlara varmamız mümkün, gelin bir vicdan muhasebesi yapalım:


-Bir önceki turda sırf Galatasaray ile eşleşildi diye böyle bir şube olduğunu hatırlayan ve salona sığmayan, ancak bugün çok daha kritik bir mücadelede takımını yalnız bırakan, salonun yarısını ancak dolduran Fenerbahçe taraftarı; vicdanınız rahat mı?
-Fenerbahçe'ye saldırmak için fırsat kollayan, Taurasi olayı ilk ortaya çıktığında mangalda kül bırakmayıp şimdilerde ortalarda görünmeyen kaliteli(!) Türk spor basını; vicdanınız rahat mı?
- Taurasi olayında uyulması gereken tüm hukuk kurallarını çiğneyen, "Dünya basketbolunun zirvesinde biri ama ne yapalım, o da kullanmasın. Hiçbir suçlu 'Ben yaptım' demez. B numunesi çıktığında göreceğiz. Tüm yapanlar inkar eder." diyerek daha suçluluğu kesinleşmemiş birini suçlu ilan eden, burada yazamayacağımız pek çok hakareti adının önüne getirebileceğimiz TBF Sağlık Kurulu Başkanı Turgay Atasü; vicdanınız rahat mı?
-Türk ve dünya spor tarihinin en büyük skandallarından birine sebep olan, tam donanımlı(!) Hacettepe Doping Merkezi ve ilgili görevlileri; vicdanınız rahat mı?
-Fenerbahçe yönetiminin ve Taurasi'nin onca ısrarına rağmen B numunesinin Köln'de incelenmesini kabul etmeyen TBF Sağlık Kurulu; vicdanınız rahat mı?
-Görevde bulunduğu süre içerisinde yaşanan skandalların haddi hesabı olmayan ama ısrarla o görevinde kalmayı sürdüren, hatta bu uğurda başbakana 2010 Dünya Kupası sırasında referandumun final maçı gününde olmasını hatırlatarak "İnşallah çifte zafer yaşarız" diyebilecek kadar alçalan TBF Başkanı Turgay 
Demirel; vicdanınız rahat mı?
-Bayan basketbol şubesini açık ve net şekilde yönetemeyen, Taurasi ve Penny olaylarında olaya hakim kalamayan, transfer görüşmesinde "Biz Fenerbahçeli değiliz ki..." diyebilen, Mahmut Uslu artığı idari menajer Didem Akın; vicdanınız rahat mı?
-Konuşmaya gelince mangalda kül bırakmayan ama dünya spor tarihinin en büyük skandallarından biriyle karşı karşıya olup hala sorumluları istifa bile ettiremeyen, Turgay Demirel'e yıllardır verdiği desteğin nedenini bir türlü çözemediğim Fenerbahçe yönetimi; vicdanınız rahat mı?


Hepimiz oturup bir vicdan muhasebesi yapalım, bir Avrupa şampiyonluğumuzu nasıl heba ettiğimizi düşünelim. Sen, ben, o, hepimiz suçluyuz. Bir sorgulayın bakalım kendinizi: Vicdanınız rahat mı? 

22 Şubat 2011 Salı

Yolumuz Açık !

Devre arası sona erdiğinde her ne kadar oyuncular ısrarla kampın çok faydalı geçtiğini, ikinci yarıda bambaşka bir Fenerbahçe izleteceklerini söyleseler de Y.Malatya ve Samsun hazırlık maçları taraftarda pek umut ışığı doğurmuyordu. Antalya-Trabzon-Manisa-Kayseri-Beşiktaş gibi zor bir beşli seri başlamadan çoğumuz 10 puana tavdık. Ama dünkü derbi galibiyetinin ardından tamamlanan seri sonunda futbolcularımız inanılmaz bir özveri, mücadele ve azimle seriyi kazasız aştılar ve bana göre fikstür ve ilerleyen haftalarda rakiplerine göre daha iyi stres kontrolü yapabileceği avantajını da gözeterek Fenerbahçe'yi bana göre şampiyonluk yolunda en avantajlı takım konumuna getirdiler. Önümüzde nispeten kolay görünen ama hepsi de küme düşmeme yarışı veren, bu nedenle de kaybedecek bir şeyi olmayan takımlara karşı yapılacak üç kritik mücadele var, rehavete kapılmayıp aynı ciddiyetle bu seriyi de aşmak gerek diyip maçtan notlarımıza geçelim:


-Dünkü maç uzun yıllardır hasret kaldığımız kalitede "derbi" kavramına gerçek anlamda uygun bir mücadele oldu. İki takımı da bu keyifli heyecan dolu maçtan dolayı tebrik etmek gerek
-Herkesin söylediği gibi maçın üç kırılma anı bana göre de Dia'nın direkten dönen topu, Almeida'nın Guiza'ya özendiği pozisyon ve Ferrari'nin amatörce gördüğü kırmızı kart. Bu kırılmaların sayısını artırmak mümkün. Bu da maçın ne kadar gelgitlerle dolu olduğunun kanıtı.
Bireysel olarak futbolcuları değerlendirirsek;
-Volkan; maçın kırılma anlarından birinde Almeida'nın pozisyonunu çıkararak Fenerbahçe'yi oyunda tuttu. Maç içinde bir kaç iyi kurtarışı daha vardı, iyi maç çıkardı.
-Gökhan; sakatlığın etkisiyle ya da Beşiktaş'ın etkili kanat adamlarına karşı önlem olsa gerek fazla hücumda görünmedi. Alışılmış görüntüsünü vermese de zor şartlarda oynamasına rağmen fena değildi.
-Lugano-Yobo; zaten oyunun belli bölümleri dışında çok iş düşmeyen ikiliydi. Yenilen gollerde hataları yoktu. Uyumlu bir görüntü verdiler, Uche-Högh efsanesinin yeni versiyonu olmaları dileğimiz.
-A.Santos; son zamanlardaki en iyi futbolunu sergiledi, hücuma katkısı ve Dia ile uyumunun yanı dıra etkili Beşiktaş kanat akınlarına karşı mücadelesi takdire şayandı. 
-Mehmet; Kayseri ve Trabzon maçlarındaki görüntüsünün uzağındaydı. İyi mücadelesi ile savunma olarak katkı verse de beklentileri bu kez karşılayamadı. Ancak, bunda haftayı sakatlıkla geçirmesi ve kendisi hakkında beklentilerimizin çok artması da etken tabi. 
-Selçuk; çok koştu, çok çabaladı, sınırlı yeteneğine rağmen yine maksimum mücadelesiyle orta sahayı diri tuttu.
-Emre; Mehmet ve Gökhan gibi o da sakatlığın izlerini taşıdı, bildiğimiz Emre'den uzaktı.
-Dia; ne kadar yerinde bir transfer olduğunu bir kez daha kanıtladı. Beşiktaş sağ kanadını çökertirken futbolun ofans ve defans olarak gerektirdiği her şeyi yaptı, takımın en iyilerindendi.
-Niang; ilk yarıdaki GS maçında sakatlanmasının ardından oynadığı en iyi maçı oynadı bence. Defansta Ferrari-Toraman ikilisini çok zorladı. Hele ki ilk yarıda attığı çalımla Ekram-Toraman ikilisini geçip 60 metrelik deparın ardından attığı şut gol olsa efsane olurdu. 
-Sıra geldi Alex'e... Şimdi ne söylesek az olacak, ne anlatsak eksik kalacak. Muazzam bir maç çıkardı. Attığı üç golün yanı sıra gerektiğinde defanstan gelip top çıkarması, gerektiğinde rakibe yaptığı presle 7 yıldır  "Koşmuyor, Küçük Maçların Büyük Oyuncusu, Mücadelesi Yok" diyenlere tükürdüklerini yalatmaya dün gece de devam etti. Kusura bakmayın ama siz yıllardır havaalanında "10 Alex eder" diye karşıladığınız adamları kovalayarak göndermeye devam ederken kendisini rakip olarak çubukluyla görme kabusu iki buçuk yıl daha bu topraklarda. Dün "ComeBackDiana" kampanyasına twitterdan verdiği desteğin ardından bugün de Fenerbahçe-Galatasaray A2 maçında mütevazi bir şekilde bizle oturup sohbet etmesi sonucu bir kez daha anladım ki sen başkasın kaptan, çok başkasın!
-Aykut Kocaman takımı maça mental ve fiziksel olarak iyi hazırlamış, rakibini iyi analiz etmiş. İkinci yarının başından beri yavaş yavaş Aykut Hoca'nın arzuladığı takımın görüntüsünü vermeye başladık, dileğimiz kendisinin yıllarca buralarda kalıp efsane haline gelmesi. Tebrikler hocam.
-Cüneyt Çakır; bence "Türkiye'nin en iyi hakemi" nitelemesine yakışmayan bir maç yönetti. Ekrem'i ve Gökhan'ı atmaması, Ferrari-Lugano mücadelesine penaltı vermemesi ve özellikle de oynatmadığı avantajlar geldiği seviyeye yakışmadı. 
-Beşiktaş yöneticisi Mete Düren'in hakem hatalarından sadece Gökhan'ın sarısı üzerinden yine topu federasyona atması içinde bulundukları ruh halini özetliyor.
Benzer açıklamalar, ters şartlarda Fenerbahçe kulübünden gelse ne gündem değiştirmemiz kalırdı, ne ağlaklığımız. Burdan Mete Düren'e de sormadan edemiyorum: Ligde 22 maçta 9 galibiyet, 5 beraberlik alan, liderin 18 puan gerisinde takımın var iken "Bu lige 2 beden fazlayız." demek mantık sınırlarını fazlaca zorlamıyor mu?

Yazının başında da dediğimiz gibi oyun çok gitti geldi. Dia'nın topu girse, Almeida kaçırmasa, Ferrari atılmasa gibi pek çok şart altında farklı yerlere gidebilirdi maç; ama bizim için olumlu bir şekilde sonlanmasının memnuniyetini de sonuna kadar yaşıyoruz. 
İlk yarıda sergileyemediğimiz "takım olma" kavramının nihayet yerleşmesi  sonucu ortaya çıkan sonucu görüyorsunuz değil mi? Bu azmi, bu mücadeleyi, bu arzuyu gösterdiğimiz müddetçe şampiyonluk yolumuz sonuna kadar açık.

21 Şubat 2011 Pazartesi

Sonsuza Kadar...

"Koşmuyor, Küçük Maçların Büyük Oyuncusu, Mücadelesi Yok"

Not: Maç yazısı yoğunluktan ve yorgunluktan yarına kaldı, takipçilerimiz kusura bakmasın.

6 Şubat 2011 Pazar

Şimdi Onlar Düşünsün

Manisa maçı öncesi maçı bizim için zor hale getirebilecek pek çok faktör vardı. Takımın geçen hafta Trabzon karşısındaki arzusunu sergileyip sergileyemeyeceği, eksiklerin takımı olumsuz etkileme ihtimali ve Manisa'nın son haftalarda sergilediği başarılı performans bu zorlayıcı faktörlerden birkaçıydı. Bir de maç içinde hem de 35 dakika gibi çok da uzun olmayan bir süre kaldığında mağlup duruma düşmüş olmak işleri nispeten daha da zorlaştırdı. Ancak takımın yüksek mücadele gücü ve mağlup duruma düştükten sonra artan isteği ile maçı lehimize çevirmeyi başardık. Üstelik farkı artırmamızı sağlayabilecek pek çok pozisyona da girdik ve çoğumuzun maç öncesinde de içinde de korkulu rüyalar gördüğü Manisa gibi zorlu bir deplasmandan üç puanla dönmeyi başarıp ligdeki galibiyet serimizi dört maça çıkardık. 


Her zaman olduğu gibi ayrıntılı genel maç analizi yapmaktansa notlarla devam edelim istiyorum:
-Mehmet Topuz: Uğruna verilen çabanın, harcanan paranın katkısını işte şimdi vermeye başladı. İlk yarının son haftalarında artmaya başlayan performansı son iki maçta adeta tavan yaptı. Gerçekten izlemesi büyük keyif veriyor. Mücadelesi, hırsı hep yüksek düzeydeydi; ama zekası ve tekniği ile birleşince tat vermeye başladı. Takımın yeni "ruh"u olma yolunda ilerliyor. "Ruh" demişken Tuncay'ımıza da Wolsburg forması altında başarılar dilemeyi ihmal etmeyelim... 
-Alex de Souza: Kaptan, bu sene formanın hakkını fazlasıyla veriyor. Neredeyse ilk geldiği senelerde bile bu kadar hareketli olduğunu, bu denli mücadele ettiğini hatırlamıyorum açıkçası. Bu sene asistleri ve golleri kadar mücadelesi de üst düzey. Bu maçta da girdiğimiz her pozisyonda üst düzey katkısı vardı, rakibin kilidini yine kaptanın açtığını söyleyebiliriz. Üstelik az önce gelen açıklamaya göre kaptanla sözleşme de yenilenmiş. Demek ki iki sene daha "Koşmuyor, Küçük Maçların Büyük Oyuncusu, Mücadelesi Yok" sözlerini işitmeye, havaalanında "10 Alex eder" diye karşıladıkları adamları kovalayarak gönderenleri izlemeye devam edeceğiz. İki taraf için de hayırlı olsun kaptan.
-Aykut Kocaman: Aykut Hoca, geçen hafta olduğu gibi bu hafta da yerinde hamleleriyle maçın gelmesinde etkili oldu. Yenik duruma düştükten sonra Niang'ın soldan forvete geçmesi, öne geçmemizle zaten aksamakta olan sol kanada Gökay'ın alınması ve risk alan Manisa takımına karşı Dia'nın girmesi sonuna kadar doğru hamleler olmakla birlikte sadece nispeten geç olduğu söylenebilir. Kimi kesimlerde Fenerbahçe hocalığı için yeterli kapasitede olmadığı görüşü hakim olmasına ve bu görüşün kısmen doğru noktaları bulunmasına karşın bence Aykut Kocaman Fenerbahçe için büyük şans. Duruşu, karakteri, adamlığıyla oraya fazlasıyla yakışıyor. Bu camia çok stajyerlere katlandı, varsın Aykut Hocam da tecrübe kazansın burada. Alınan bir olumsuz sonuçta onun da yüreğinin benim gibi yandığını biliyorum ya o bana yeter ! 
-Taraftar: Geçen hafta Trabzon maçında üzerindeki ölü toprağını atan Fenerbahçe taraftarı, bugün de muazzam destek verdi. Pek çok grubun bugün pahalı bilet fiyatlarına rağmen İstanbul'dan bu deplasmana gittiğini biliyorum. Keyifli de bir tribün oldu. Hafta arasında da iki haftadır Samandıra'ya ziyaretler söz konusuydu. Takımla taraftarın bütünleşmesi adına beklediğimiz durumlardı zaten bunlar. Umarım bu güzel gidişat sezon sonuna kadar sürer.
-Olumsuzluklar elbette var, ama biz de skor yazarlığı yapıp şöyle üstün körü geçelim onların üzerinden. Niang'ın fizik düşüşü, Stoch'tan bir türlü faydalanamamamız, sol kanadın Santos önderliğindeki dağınık görüntüsü ve maalesef yedeğinin Caner olması, yine adam paylaşım hatasından yenen bir gol... İstesek daha da çoğaltırız ama dedim ya bugün skor yazarıyız, keyfimiz de yerinde, bunları es geçelim.


Bugünkü galibiyet Trabzon maçına anlam kazandırması kadar yarıştaki rakiplere "Fenerbahçe bu işi istiyor" mesajı vermek açısından da oldukça önemliydi. Üst üste galibiyetlerin takıma aşılayacağı özgüven de cabası. Şimdi önümüzde hemen takibimizdeki iki takıma karşı İstanbul'dan çıkmadan yapılacak iki maç var. Bu iki maçta "hata yapma lüksümüz yok" denecek kadar katı bir durum söz konusu olmasa da alınacak altı puan çok değerli olur. Bu maçlardan sonra fikstürümüzün nispeten kolaylaşacağı, rakiplerinkinin de nispeten zorlaşacağı  düşünülürse güneşli günler yakın, ne diyelim: "Şimdi onlar düşünsün"

Bu arada canımız ciğerimiz Rıdvan Hocamız kalp krizi geçirmiş. Neyse ki korkulacak bir durum yokmuş ve genel sağlık durumu iyiymiş Rıdvan Hocamızın. Kendisinin bir an önce sağlığına kavuşmasını diliyoruz.

30 Ocak 2011 Pazar

Yüreğini Koy Ortaya !

Arkandaki rakiplerin hepsi puan kaybederken sen kazanıyorsun, liderle puan farkı daha iki haftada dokuzdan dörde iniyor. Ama yüzümün gülmesi, içimin adeta kıpır kıpır olması bundan değil. Çünkü haftalardır, aylardır bu azmi, isteği görmeyi bekliyorduk sahada. Maçın başından sonuna kadar mücadeleyi asla bırakmayan, sahada basmadık yer bırakmayan, hepsi çubuklunun hakkını sonuna kadar veren futbolcular vardı sahada. Uzun zamandır beklenen tablo buydu zaten ve ligin en kritik maçında, kader haftasında bu konsantrasyonu sağlamak, bu karakteri ortaya koymak çok önemliydi. Üst düzey bir top oynamadık maçın 20-25 dakikası dışında ama maçın tamamında müthiş mücadele ettik ve bu hırsla maçı kazanmayı başardık. 


Şimdi notlarımıza geçelim:
-Hoşgeldin Okul Açık: UNİFEB, CK ve VAMOS'un dönüşünün yarattığı hava tribünlere çok güzel yansımıştı. Özlenen tabloya daha yaklaşamasa da sezonun en iyi tribünüydü demek mümkün. Maç öncesi yapılan kareografiyle de  Okul Açık 'Ben döndüm' dedi adeta. Özlemiştik, hoşgeldiniz diyoruz...
-Fenerbahçe Takımı: Kimseyi bireysel olarak ele almaya gerek yok. Elbette öne çıkan oyuncular oldu; ama sahada çubukluyu taşıma gururunu hak etmeyen tek bir isim yoktu. 'Yenilsen bile maçın sonunda, sırılsıklam olsun o forma' anlayışına nihayet layık olan bir tablo izledik. Aferin çocuklar, çok kritik gelecek üç haftada da bu anlayışı sürdürürsek yolumuz açık inşallah !
-Trabzonspor Takımı: Onların futbol anlayışını değerlendirmek bana düşmez; ama inanılmaz gergin bir tablo sergilediler. Daha önceki yazılarda da yazdığım üzere iki kötü sonuçta dağılmaya müsait bir camia olduklarından bu gerginliklerinin ilerleyen haftalarda artarak süreceği sonucuna varılabilir. Seviyeyi korumak adına maçta yaptıkları çirkefliklere girmek istemiyorum.
-B.G.: Hakem demeye dilimin varmadığı B.G. ve eyyamları hakkında bu platformda yorum yapıp kirlilik yaratmak istemiyorum.    


Son olarak sevgimizin sonsuz olduğu hocamıza değinelim. Bu maç açıkçası galibiyete Fenerbahçeliliğimden çok Aykut Kocaman için sevindim. İçinde ne fırtınalar koptuğunu, ne kadar gergin olduğunu tahmin bile edemiyorum. Atılan gollerde nezaketini korumak için ve rakibe saygısından hafifçe gol deyişi, haklı ve naif sevinci ile taraftarın da kendisine sahip çıkması ve son dakikalarda açılan pankart benim çok hoşuma gitti açıkçası. 
Bence bugün takıma benimsettiği oyun stratejisi ile maçın kilidini açan kendisiydi. Aykut Hocamız her şeyin en iyisini hak ediyor, inşallah uzun yıllar bu camiada nice başarılar yakalar ve o karakterli duruşunu izlemeye devam ederiz. Her ne kadar bu platformda seviyeyi korumaya özen göstersek de Şenol Güneş'in Aykut Hoca'ya karşı takındığı kibirli tavırlara o kadar doldum ki kendimi bu noktada tutamayacağım:

"Nasıl Koydu Aykut Kocaman, Kocamaan, Kocamaaaan..."

Şimdi yarış yeniden başlıyor. Trabzon cephesi, daha iki haftada kaybedilen beş puan ve son üç resmi maçta alınan sadece bir beraberlik-iki mağlubiyetle hem ilk devre sonundaki havadan çıktı hem de büyük bir güven sarsıntısı yaşıyor. Bizse şampiyonluk havasına girdik, sıkıntılar rafa kalktı, görüntü toz pempe. 

Çok formda ve kaliteli takımlarla karşılaşacağımız önümüzdeki üç hafta şampiyonluk yolunca çok kritik. Ama bugünkü mücadele ve azmi sergilediğimiz müddetçe süreç o kadar zor değil. Sahaya yüreğinizi koyun yeter ! 


2 Ocak 2011 Pazar

'' O Forma İçin Biz Ölürüz Siz Savaşın Yeter ''



Alex'in de Fenerbahçe'nin de en çok yerildiği aynı zamanda da en çok övüldüğü yıl olmuştur heralde 2010.Önce üst üste alınan galibiyetler, sonra şampiyon ilan edilme, sonra ... Sonrasını biliyoruz zaten tekrar yazmaya gerek yok.


1 Ocak günü FBTV'de yayınlanan futbol takımının 2010 yılını anlatan programın son anlarına yetiştim.Tam Alex'in kendini bulmaya başladığı haftalar.Trabzon ve Bursa'nın ardından 3. olmak elbette bizi kesmez ama görüntüleri izleyince Alex'in takıma yaptığı katkının büyüklüğünün bir kez daha farkına vardım.


Sezon başı çok eleştirilen(Sezon başındaki futbolu düşününce bunun için kimseyi suçlamıyorum) Alex sezonun ortalarında başlayan iyi oyunuyla kimi zaman maçları daha ilk dakikalarda kopardı ve farka gitmemizi sağladı kimi zaman da Sivas'a karşı olduğu gibi takımı ipten aldı.


Trabzonspor, (bazı kolay penaltılar gibi başarıyı gölgeleyecek olaylar da olsa) ilk yarının tartışmasız, liderliği hak eden tek takımıydı.Ama Beşiktaş, Bursa maçları gibi bazı şansız maçlar ve Young Boys maçında olduğu gibi bazı basit kartlar olmasa Fenerbahçe çok daha farklı yerlerde olabilirdi.Trabzon'dan ikinci yarının ilk haftalarında liderliği almanın yollarını, Avrupa'da koyacağımız hedefin neresi olması gerektiğini konuşuyorduk, yazıyorduk belki de.


Bize bu mutlu senaryoyu(fazla iyimser bir senaryo olduğunu farkındayım) baştan çöpe attıran bi sezon başı yaşadık.Avrupa'da önce Şampiyonlar Ligi'nden sonra Avrupa Ligi'nden elendik. Ligde kolay takımları deviriyorduk ama Beşiktaş, Kayseri ve Trabzon maçlarından yalnızca 1 puan çıkarabildik.


O zamanlara baktığımızda takımın hazır olmadığı için bu sonuçları aldığını çok net görebiliyoruz.Şimdiki Fenerbahçe ile sezon başındaki maç yapsa 4 5 farktan aşağı bitmez diye düşünüyorum.


Daha sonra takım hazır oldu üst üste galibiyetlerle ligi forse etti de diyemiyoruz maalesef.Herkesin sıkça dile getirdiği gibi ilk yarılar baz alındığında ligin en iyi takımıyız.Ne oluyor da 2. yarı çöküyor peki Fenerbahçe.Kondisyonu çok kötü takımın dendi, Kochla bile röportajlar yapıldı hatta.


Sivas maçı gösterdi ki kondisyonda da bir sorun yok.Ama takım ilk yarı avantajlı skoru elde edemeyince panikliyor, hatta öne geçsek bile farkı açamadıysak Daum'dan da kalma alışkanlıkla direk skora yatmaya çalışıyoruz.


Dia, Stoch, Niang kaliteli futbolcular ama Fenerbahçe'nin aynası Alex, Gökhan, Volkan, Emre gibilerdir.Bu futbolcuların yaptıkları tüm takıma yansır. Onların da geçen seneki faciayı tam atlatabildiğini zannetmiyorum(hangimiz atlatabildik ki?). Üstüne Avrupa'dan da elenince elde tek kalan lig oldu, bu da hem stresi arttırdı hem de özgüven düşüşüne neden oldu.


Aykut Hocamızın taktiğinde de oyunculara yaklaşımında da sorun olduğunu düşünmüyorum, üstüne üstlük benim gördüğüm hocalar arasında en iyisi diyebilirim.Alex'in geldiğinden beri en iyi oyununu Aykut Kocaman devrinde oynamasının da, transferlerin, henüz tam adapte olamasalarda, isabetli transferler olmasının da tesadüf olmadığı, büyük bir antrenör ve sportif direktör başarısı olduğu apaçık. Sorunu teknik direktörde aramak Fenerbahçe'yi geriye götüreceği gibi Aykut Kocaman gibi kişiliği ve geçmişiyle de Fenerbahçe'nin başına yakışan birini kaybetmemize neden olur.

Peki kadro zaafiyeti mi var Fenerbahçe'nin?

Transferle takım daha iyi duruma gelebilir, özellikle taraftarın artık bıktığı bazı futbolculardan kurtulmamızı sağlayabilir ama bu takımdaki asıl sorunu çözmüyor.Bu sorunu çözmek için de bir kez daha Büyük Kaptan Alex'in dümene geçmesi gerekiyor.Ya toparlayacak takımı, korkarak üzülerek kazanamıyacağımızı anlatacak ya da ikinci yarı, ilk yarıdaki güzel futbolunu daha da arttıracak ve ilk maçları kazandırarak takımın güvenini yerine getirecek.

Sözün özü 9 puan çok büyük bir fark değil, Trabzon ve Bursa da geçilmeyecek takımlar değil.Ama biz 2. yarı nasıl bir takım olacağız işte orası tam bir muamma. Şimdiden Trabzonu şampiyon ilan edenler yarın ''ben Fenerbahçe toparlanır demiştim'' de diyebilirler.

Yaşayıp göreceğiz, bu süreçte de gereken desteği her zaman olduğu gibi vereceğiz tabi ki, son olarak;
'' O Forma İçin Biz Ölürüz Siz Savaşın Yeter ''