24 Mart 2011 Perşembe

Ağlama Değmez Hayat...

Çok değil bir ay önce yazmıştık "Geleneksel Ağlama Dönemi Başladı" diye. Yanılmışız, geleneksel ağlama dönemi asıl şimdi başladı. İlk yarı bittiğinde şampiyon ilan edilen Trabzonspor'un arka arkaya kaybettiği puanlarla Fenerbahçemiz'in 7de 7 ile ikinci yarıya yaptığı müthiş başlangıç neticesinde her iki takım kafa kafaya geldi bugün. Trabzonspor'un Fenerbahçe'nin fikstürünü iki hafta geriden takip ettiğini de hesaba katarsak geriye kalan on haftada her iki takımın benzer zorlukta maçlara çıkacağını söylemek mümkün. Ancak sıkça dillendirdiğimiz üzere puan farkı 9 iken bile sürecin ağırlığını kaldıramayan Trabzon camiası şu sıralar adeta kendilerini kaybetmiş durumda. "Engelleneceğiz," muhabbetine kendilerini öyle bir kaptırmışlar ki neye sataşacaklarını, nereye saldıracaklarını şaşırmış durumdalar. Öyle ki Gençlerbirliği maçında tartışması bile komik ofsayt pozisyonunda hata yapan yardımcı hakemin Aziz Yıldırımla hemşehri olmasına rağmen bu maça atanmasını bile kendileri için yapılmış bir komplo olarak görüyorlar. Buna da Aziz Yıldırım'ın Kulüpler Birliği Başkanı görevini kötüye kullandığını ekleyerek objektiflikten uzaklaştığını ve Türk futboluna hiçbir katkısının olamayacağı savıyla devam ediyorlar.

Ben, Aziz Yıldırım'ı bir Fenerbahçeli olarak sevmem, kulübün başından gideceği günü de dört gözle bekliyorum. Kendisinin Türk futbolu adına zaman zaman bir tehlike teşkil ettiğine de yürekten inananlardanım. Ancak çok değil bir sene önce naklen yayın ihalesinde rekor fiyata çıkıldığında Aziz Yıldırım'a alkış tutan, yine yabancı sınırı uygulaması 6+2+2 sistemine dönünce Aziz Yıldırım'a teşekkür eden bir kulübün başkanının Aziz Yıldırım'ı şimdi istifaya davet etmesinin tek açıklaması; Fenerbahçe'de işlerin yolunda gittiği, şampiyonluk havasına girildiği her dönemde artık gelenekselleşmiş olan karalama kampanyasının bir kez daha başlatıldığıdır.

Mensubu olduğunuz kulüp liderken, puan farkı ciddi avantaj teşkil ederken örnek başkan, efendi hoca imajı vermek çok zor olmasa gerek. Ancak ne zaman ki işler kötü gitmeye başladı; örnek(!) başkandan "hakemleri satın alıyorlar" isyanı yükseldi, efendi-asla hakem konuşmayan(!) hoca oyundan atılacak kadar gerilmeye başladı. Başarısızlıklarınızı böyle isyan ederek, bağırıp çağırarak, kamuoyunu galeyana getirerek örtbas edemezsiniz. İkinci devrede kendi sahasında henüz puan alamayan bir kulübün hakemler ve Fenerbahçe'den önce irdelemesi gereken daha içsel sorunları olduğu açıktır. Benim Trabzonspor camiasına haddim olmayarak da olsa yapacağım naçizane tavsiye; bu tip tartışmalardan uzak kalıp geri kalan on haftadaki maçlarına odaklanmalarıdır. Keza, dağılmaya müsait bir camia oldukları düşünülürse gerilim ortamından en çok onların olumsuz etkileneceği apaçıktır. Bu şampiyonluk yarışının Fenerbahçe'nin şampiyonluğuyla bitmesi halinde oluşan bu gergin ortamın 96'dakine benzer feci sonuçlar verme tehlikesine karşı kendilerinin sükunet içinde olmalarında sadece futbol adına değil, şehir ve camia adına da yarar var.

Gelelim diğer ağlak cepheye. Açıklamayı birkaç kez okumama rağmen bir türlü siyah beyazlı kulübün bugünkü açıklamasına anlam veremedim. Öncelikle Kulüpler Birliği nezninde Aziz Yıldırım hakkında yapılan açıklamalar Trabzon cephesinden gelenlere göre daha makul onu belirtelim. Zira, söz konusu kulübün Aziz Yıldırım'ın Kulüpler Birliği Başkanlığı görevine başından beri karşı çıktığı ve biat etmediği biliniyor. Ancak açıklamanın hafta sonu İnönü Stadı'nda oynanan maçla ilgili kısmı gerçekten saçmalıktan ibaret. Her iki takıma da maç içinde yapılan haksızlıklardan söz edip maçın talimata göre berabere bitirilmesi amacında olunduğuna yönelik açıklama oldukça komik. Nitekim bu talimatların Fenerbahçe kulübü çıkarlarına yönelik verildiğinin ima edildiği düşünülürse, neredeyse 20 puan gerimizdeki bir kulübün maçtan üç puanla ayrılmasının beraberlik sonucundan çok daha uygun olduğu apaçıktır. Açıklamanın sonunda bu kasıtlı hareketlere, söz konusu kulübün "dünya kulübü"(!) olma yolunda diğer kulüplerce oluşan haset ve kıskançlığın yol açtığı belirtilerek komedi, yine şerefli ikincilikler safsatası ile son buluyor. Benim bu açıklamada takıldığım bir diğer nokta, şu ana kadar her maç çıkışı sıcağı sıcağına ağlayan yöneticilerin neden Fenerbahçe maçını ve Trabzonspor'un açıklamasını bekledikleridir. Neyse, üç yıldız alınca dünya kulübü olunacağına, 17de 17 yapılacağına, Avrupa'da kupa kazanılacağına inananlardan da kendi başarısızlıklarını başkalarına çatarak örtmeye çalışmalarından daha farklısını beklemiyorduk zaten. 

Gelelim bir diğer tayfaya. Dün Gençlerbirliği takımının gösterdiği cansiparane mücadeleye elbette diyecek lafım yok. Hatta yedikleri ilk iki golün de haksız olduğunu söylemek için bir erdem filan göstermeye de gerek yok. Ancak takımın iki önemli isminin bugün yaptığı açıklamaları herhangi bir Anadolu kulübünün oyuncusu bizim lehimize yapsaydı ortalık nasıl toz duman olurdu düşünemiyorum. Buyrun açıklamalar:  
Karşılaşma sonrası attığı golün kendisi için anlamlı olduğunu belirten Hollanda doğumlu Hurşut, “Trabzonspor'un şampiyon olmasını daha çok istiyoruz. Sahada da elimden geleni yaptım” dedi. Aslen Trabzonlu olan Almanya doğumlu Serkan ise, “Takımımız kadar, Trabzonspor için de oynadık ve sahada en iyisini verdik, ama kazanamadık” dedi. 
Fenerbahçe ligde kötü durumdayken, puanlar kaybederken; "oyuncular kötü, hoca stajda"; ama işler yolundaysa "hakemler satılmış, kaleciler satılmış, fenerasyon" safsataları. Kusura bakmayın ağır olacak ama; sizin beyinleriniz "satılmış". Beyinleriniz "engelleniyoruz, yolumuz kesiliyor, hakkımız yeniyor" gibi mantık dışı söylemlerle alıkoyulmuş durumda. Kutsal ittifak içerisine girerek ağlamayı adet edinip, Fenerbahçe'nin başarısızlığı için her türlü etik değeri çiğneyen bu çevrelere karşı verilecek en güzel cevap sezon sonunda kalkacak şampiyonluk kupası olacaktır. Onlara bu yarıştan düşen pay da yine, yeni, yeniden ağlamak olacaktır...



Not: 8 Martta yayınladığımız bu yazı bir problem sonucu silinmiş, bu sebeple tekrar yayınlıyoruz.















Hiç yorum yok:

Yorum Gönder